Akdeniz'in en büyük adası, Rodos ve Malta ile tüm ticaret, siyaset ve savaş aktiviteleri konusunda ezeli ve ebedi bir yarış içinde olmuş, muhteşem maceraların beni beklediği fantastik mekan! İşte tam önümde, geminin burnunun ucunda uzanıyor! Gerçi buraya gelişimiz pek muhteşem olamadı. Zira Girit bizleri karşılamaya düşündüğümüzden çok daha erken başladı. Bir haftalık Yunan Adaları, Atina ve İstanbul şehirlerini kapsayan turumuz boyunca bizi güneşli hava ve Akdeniz meltemi ile selamlamayan tek yer burası oldu.
Çok fırtına görmüştüm hayatımda fakat hiç benim içinde olduğum bir geminin açık denizde o fırtınaya yakalandığını görmemiştim. Nasreddin Hoca'nın cübbe fıkrasındaki gibi aynı: bilrsiniz, Hoca'ya demişler ki "hocam dün akşam sizin evden paldır küldür sesler geliyordu". Hoca da demiş ki: "sorma yahu, benim cübbe merdivenlerden yuvarlandı". Soruyu soran adam şaşırmış: "aman hocam, cübbeden o kadar ses çıkar mı hiç?". Bunun üzerine hoca da cevabı yapıştırıvermiş: "cübbenin içinde ben vardım da ondan o kadar ses çıktı". Benimkisi de işte o hesap, fırtınaya yakalanmış bir gemiyi seyretmek enteresan olabiliyor, fakat içinde ben varken çok değişik sesler yükselebiliyor gemiden...
Yazın hemen başında havada elli derecelik bir sıcaklık da beklemiyorum ama bu kadar da soğuk olmaz ki! Haydi soğuğu geçtik diyelim, en azından hava böyle kapalı olmasa olmaz mıydı? Bak Rodos'ta ne kadar güzeldi. Neyse, Rodos konusuna ayrıca geleceğiz. Biz şimdi bir fırtınaya daha yakalanmadan şu Girit'in tüm gizemli sırlarını gün ışığına çıkaralım bir güzel heh heh!
Bismillah, işte karaya ilk adımımızı atıyoruz. Karşımızda yol boyu uzanan dev surlar beliriyor. Solumuzda da sağımızda da ufuk çizgisine kadar surlardan başka bir tek dev kapılar var. Adanın mesajı aslında açık: gelmeyin kardeşim diyor bize. Önden sert havayı yolladı, yarısını hatırlamadığımız yolculuğumuz boyunca yattığımız yerden kafamızı kaldırmamıza dahi olanak tanımadı. Anlamazdan gelip kıyısında arz-ı endam ettiğimizde de tüm surlarını kuşanmış şekilde çıktı karşımıza. Adanın bu mizafir sevmez tabiatını anlayışla karşılıyorum, lâkin ben de bu kadar fırtınada şöyle bir selam vermek için kulaç atmadım! Kaçışın yok, benim olacaksın...
Surlar boyunca ilerleyip kendimize içeri girecek bir delik ararken yol üzerinde depoya benzeyen taş binalar görüyoruz. İyi kalpli rehberimizden öğrenebildiğimiz kadarıyla bunlar, Osmanlı zamanında top mermilerinin konulduğu depolama alanları olarak kullanılıyormuş. Bildiğiniz gibi ilk üretilen toplar yalnızca topun içine sığabilecek büyüklükte taşları fırlatacak şekilde tasarlanmıştır. Fakat Fatih Sultan Mehmet zamanında geliştirilen toplar, çarptığı yerde infilak edebilen özel gülleler de fırlatabiliyordu. Yanından geçtiğimiz mekanda bu özel güllelerin bir güzelliğini daha öğreniyoruz: o da eğer bir isyan çıkaracaksanız işe bu güllelerin depolandığı yeri havaya uçurarak başlayınca işin ne kadar kolay olabileceği. Zira Giritliler bağımsızlık için ayaklandıklarında ilk iş olarak buraları ateşe vermişler, gerisini gülleler halletmiş. Benzer bir hikayeyi Atina'da da dinleyeceksiniz.
Surların enginliği Rodos'taki kadar fazla çıkmadı ve kısa süre içinde bir çarşı gibi ada içlerine doğru uzanan bir caddeye yolumuz düştü. Neyse ki bu kez Burger King bizi hiç yormadan ve uzun aramalara girmemize gerek kalmadan bizi buldu! Lakin bu kez de Girit mutfağının tadına bakmaya oldukça hevesli olduğumuzdan biz onun yüzüne bakmadık ve çarşı içlerine doğru devam ettik. Biz ağzımızı sulandıracak çok acayip girit yemekleri yapan salaş restoranlara denk gelmeyi umdukça ummadığımız bir şeye denk geldik. Karşımıza çıkan bir tabelada Türkçe olarak aynen şöyle yazıyordu: "İzmir Köftecisi". Yani İzmir'e de köfteciye de en son gideli henüz iki gün kadar olmuşken geldiğim yerde ikisine bir arada tesadüf etmek pek hoş olmadı.
Fakat yılmak yok! İlla ki gizemli bir şeyler keşfedeceğim bu adada... Çarşının sonlarına doğru ilerledikçe değerli eşim ile ilk keşfimizi yapıyoruz: 1 Euro dükkanları! Ne alırsan 1 Euro! Çeşit çeşit küpeler, kolye uçları, süs eşyaları, magnetler, hediyelikler ve daha irili ufaklı pek çok şey. Fakat burada keşfettiğimiz bir başka şey de bu insanların pos makinasıyla aralarının iyi olmadığı oldu. Eğer Santorini hakkındaki yazımı okuduysanız orada size cebinizde Euro bulundurma işini ana vatanınızdan ayrılmadan halletmeniz gerektiğini söylemiştim. Bu acı keşif başlangıçta her dükkana girip 15-20 parça eşya alıp tesadüfen hiçbirinin pos cihazının çalışmadığını fark etmemizle başladı. Biz de her saf Türk vatandaşının yapması gerekeni yaparak yakınlarda bir döviz bürosu veya banka aradık. Böylece yaz mesaisi denen olguyu da keşfederek üç gizemli parçanın ikincisini de cebimize koymuş olduk. Santorini yazımı okumayanlar için yaz mesaisi kavramını özetliyorum: yaz mevsiminde hava çok sıcak olduğu için (yani bizim geldiğimiz günkü gibi yağmurlu ve kapalı olmayan havalarda) resmi daireler ve bankalar haftanın yalnızca bir günü öğleden sonra açık oluyorlar, onun dışında kalan günlerde öğleden sonraları kapalı oluyorlar. Aynı durum yavru vatanda ve Rodos gibi yerlerde de var.
İşte bu iki keşif üçüncüsünün yolunu açtı: ne kadar turistik bir yer bile olsa, yanıbaşımızdaki komşumuz, canımız ciğerimiz bile olsa o ülkeye cebinde o ülkenin parasıyla gideceksin! Tabii ki kaç mağaza dolaştıysak tüm aldığımız malları paşa paşa geri bırakmak zorunda kaldık. Bu durumun vermiş olduğu moral bozukluğuyla eşim de kapalı hava ve önceki günkü fırtınanın bünyede yarattığı karamsarlığa kapılarak 1 Euro dükkanlarını değerlendirememe bahtsızlığına engel olamayışımdan ötürü bendenize tek taraflı savaş ilan etti. Sanırım ben de kendisine karşılık verme konusunda aynı şartların gazına gelmiş olabilirim. 1 Euro dükkanlarıyla ilgil maceranın devamını yakında yayınlayacağım "Atina - Dünya Fiyaskolar Başkenti" adlı yazımda bulacaksınız.
Dönelim adamızın gezilesi ve görülesi yerlerine... Adaya yıllık 2 milyon turist geldiğini düşündüğümüzde gayet gezilesi ve görülesi bir mekân olduğu gibi bir izlenim oluşuyor insanda. Burada en lüks otellerden en salaş pansiyonlara kadar hemen her bütçeye hitap eden konaklama seçenekleri mevcut. Aziz ve muhterem rehberimizin dediği türden belinde silahla gezen Girit sakinlerini hiçbir yerde göremesem de insanların sanki topluca kapalı havanın etkisine girmiş gibi asık suratlı ve çatık kaşlı olduğunu söyleyebilirim. Yine de Yunanistan'ın hiçbir yerinde (Atina'nın arka sokakları dahil) ters karşılanmadık, yollarda kendi aramızda Türkçe konuştuğumuz halde kimse bize düşmanca tavır göstermedi. Hatta Atina metrosunda bir Türk kadın yanımıza gelerek bir Türkle sohbet etme ihtiyacını nicedir gideremediğinden bahsetti. Bu konuyu da Atina ile ilgili yazıda okuyacaksınız.
Girit'in en çok turist çeken yeri sanırım Kandiye yakınlarındaki Knossos Antik Şehri'dir. Buraya gittiğinizde bana sorarsanız Efes Harabeleri'nin yanında çok da esamesi okunacak bir yer olmadığını görüyorsunuz. Göreceğiniz şeylerin çoğu zaten restorasyon, yani sonradan yapılarak aslına benzetilmiş şeyler. Yunan Tarihi'nin bir miktar palavra üstüne kurulmuş olduğundan şüphe etmiyor değildim aslında, bu tür yerlere yaptığım ziyaretlerden sonra da bu konuda şüphelerim doruğa çıkmış oldu. (Atina seyahatim ile de kesinlik kazanacak). Müzedeki resimler kentin orijinal halinin oldukça alengirli bir yapısı olduğunu gösterse de kafayı pencereden uzatıp dışarı baktığımızda o denli muhteşem birşey görünmüyor. Hatta yavru vatandaki bakımsızlıktan kırılan, tamamen kaderine terk edilmiş Salamis Harabeleri'nde bile beni daha çok heyecanlandıran şeylere rastlamıştım. Siz de günün birinde Kıbrıs'a gider de Magosa'dan Karpaz yönüne giderken tarihi Rebecca otelini geçtikten sonra çişiniz gelir de sağa çekip ormanın içinde bir yerlerde hâcet gidermek isterseniz tesadüfen Salamis Harabeleri'ne rastlayabilirsiniz. Başka türlü bu harabelerden haberiniz olacağını sanmıyorum. Bu nedenlerden mütevellit burada uzun uzadıya anlatacak birşey yok bana sorarsanız.
Knossos antik kenti - yapma yav, bu kadar mı? he yav, hepsi bu
Tarihi olarak sayısız olaylar görmüş olmasına rağmen adada ne yazık ki çok fazla bir tarihi kalıntı bulunmuyor. Ya da tarihi eser cenneti bir ülkede yaşadığımız için bize pek birşey yokmuş gibi geliyor. Knossos'tan başka iki tane daha arkeolojik site var hepsi o. Fakat tabiatı idare eder, her ne kadar denize girilebilecek bir havada gelmiş olmasak da bazı doğal güzellikleri inceleme fırsatımız oldu. Zaten kısıtlı olan zamanımızda Aya İrini ve Aradena geçitlerine de uğrama şansımız oldu. Tavsiye ederim, buraları gidin görün.
Son olarak adanın mutfağından bahsetmek istiyorum. Şahsen bir Ege insanı olarak, Ege ve Akdeniz mutfağının zeytinyağlılarını, tatlılarını, deniz ürünlerini ve soslarını iyi biliyorum. Yavru vatanda da beş buçuk yıl bil fiil ikamet etmiş olmamdan sebep oranın yemek kültürünü, Rumların çoğunu bizden aşırıp kendilerininmiş gibi yutturdukları yemekleri de iyi biliyorum. Burada gördüklerim de belki bu nedenlerle bana pek otantik gelmedi. Tur broşürlerine veya adadan temin edebileceğiniz tanıtım kitapçıklarına baktığınzda kırka yakın yemek çeşidi yazıyor Yunanca olarak. Böyle bakınca sanki hiç görmediğiniz kırk özgün yemek ve tatlı türü varmış gibi bir izlenim oluşuyor. Fakat sadece tatlıların ilk sırasında sayılan ismi söyleyeyim: baklava. Bir yerden tanıdık geliyor ama nereden? Bu süpersonik yemeklerden birkaçını deneyelim dediğimizde de misal Souvlaki denen bir tanesi bizim kuzu şişin domuzla yapılan bir versiyonu çıktı. Gyros denen başka bir tanesi de kuzudan yapılan döner benzeri birşeydi. Zaten hepsinin yanında patates kızartması geliyor. Türkiye'de bir Osmanlı mutfağı temalı mekâna oturduğunuzda tabağınızın yarısı patates kızartmalı şekilde gelir mi onu da bilemiyorum ama burada istediğiniz şey porsiyonun en fazla yarısında geliyor. Siz aşağıdaki resme bakmayın, onu elimize bir araya topladık.
souvlaki - siz kısaca domuz şiş diyebilirsiniz
Yunan yemeklerinden zevkimize uygun birşeyler bulamayacağımıza emin olunca dönüp gemideki Fransız usulü soğan çorbasına tâlim edelim diyoruz ama orada yaşadığımız hüsran kelimelerle tarif edilemez. İyisi mi Girit mutfağına giydirirken arada hızımızı alamayıp Fransız mutfağına da bir-iki tane destekli sallamayalım.
Değişik yerler görmüş olmanın ruhumuza kattığı hazlarla birlikte sıradaki adamıza doğru yol alırken her şeye rağmen Girit'i görmenizi tavsiye ediyorum. Belki Santorini ya da Rodos ile birlikte olarak değil de tek başına buraya gelseydik buradaki ortamdan daha çok zevk alabilirdik. Ya da belki daha uzun kalma fırsatımız olsa daha çok yerler görebilirdik. Burada geçirdiğimiz zamanın kısa olmasından dolayı belki de pek birşey anlamadık, ama netice itibariyle gidip görmekte fayda olan bir yerdi burası. Ha tekrar gelir miyim? Bilemiyorum...









