8 Aralık 2012 Cumartesi

Santorini - Tanrıların Dinmeyen Öfkesi

Sabah güneşi içimizi ısıtarak mavi derya üzerinde yükseliyor. Arkamızda tatlı bir meltem ile Akdeniz'in kollarında gemimiz yavaşça yol alıyor. İçimden "daha hızlı kaptan" demek geçiyor, "az kaldı haydi!". Fakat kaptan oralı değil, o da herkes gibi kendini sabah güneşi ve ege melteminin sıcak dansına bırakmış. Hem ne varmış acele edecek? Santroini adası kollarını açmış bizi beklemiyor mu? Bekliyor beklemesine de sevgiliye giden yollar gibi yaklaştıkça uzaklaşıyoruz sanki, kavuşma zamanı azaldıkça çoğalıyor gibi. "Boşver dostum" diyorum kendime, "sen de herkes gibi Akdeniz'in türküsü ile mest ol, kendinden geç!"

Hissediyorum, az kaldı! İçime çektiğim tertemiz rüzgarda kokusunu duyuyorum, meltemin şarkısında notalarına rastlıyorum! Önümüzde dans eden sular bile sanki yaklaştığımızı söylüyor! Baksana, güneş bile heyecandan fazlaca ısıtmaya başladı! Elimi anlıma götürüp güneşten korumaya çalışıyorum gözlerimi, diğer elim de belimde. Gören de beni seferden dönen filoların muzaffer komutanı sanacak!

Sonunda görünüyor Santorini'nin yalçın kayalıkları mavi Ege ufuklarında! İçine girince anlıyorsun ki burası hilal şeklinde bir ada. Gemimiz bu hilalin tam merkezinde duruyor, yolculuğa botlarla devam edecekmişiz. Zira Santorini limanı hem küçük hem de gemimizin yanaşamayacağı kadar sığ. Fakat acelem yok, bu eşsiz manzaranın tadını çıkarmalıyım!

Musa Peygamber'in Kızıldeniz'i yarmasının burada oluşan volkan patlamasıyla ilgisi olduğu tezi doğru mudur bilmem, lakin yine de mitolojik tanrıların nefeslerini burada halen hissedebiliyor insan. Rehberimizin anlattığına göre antik çağlarda burada büyük bir volkan patlaması olmuş, adanın büyük bölümü bu patlama sonucunda yerle bir olarak denizin dibini boylamış. Bugünkü ada da o adayı çevreleyen bir sahil şeridi imiş. Adanın hilal şeklini de bu sayede aldığı düşünülüyormuş.

Aslında şu akrşıdaki kayalıklara bakınca insan bu teoriye hak veriyor. Nitekim birkaç metre genişliğindeki limanın dibinden belki de yüz metreden daha yüksek kayalıklar başlıyor. Bu kayalıklar o derece dik ki, ister istemez adanın ortasının çöküşü ve ada ana karasının bu noktadan bölünüşü gözünüzde canlanıyor. Burada birkaç sene önce batan Sea Diamond isimli geminin boylamasına sulara gömülerek yüzeyden hiçbir parçasının görünmemesini düşündüğünüzde buranın ne kadar derin olduğunu hayal edebiliyorsunuz. Zamanında burada her ne olduysa tanrılar buna çok kızmış olmalı, yoksa dev bir canavarın ısırığı gibi adanın ortasını neden bir çırpıda yutsunlar?

Artık botlara binme zamanı geldi. Birazdan adaya ayak basma şansına erişenlerin arasına adımı yazdırabileceğim, yaşasın! Fakat bu zorlu bir görev, zira tanrıların buraya olan öfkesi henüz geçmemiş olacak ki deniz çok dalgalı. Sanırım açık denizde görebileceğiniz en hırçın ve en kinci dalgalar bunlar. Tabi geçen akşam Girit'e doğru yol alırken gördüklerimizi saymazsak. Bu konuya sonra ayrıntılarıyla değineceğim. Her tarafımızı kuşatan can yeleklerimizi sıkıca üzerimize sabitledikten sonra kolumuzdan iki kişi tutarak beşik misali sallanan bota binmeyi başardık. Eğer deniz tutması problemi yaşayan biriyseniz Santorini'ye uçakla gelmenizi öneririm.

Bereket versin ki botun kıyıya ulaşması çok kısa sürdü. Yine iki kişinin karpuz indirir gibi kollarımızdan tutup bizi nazikçe indirmesi sırasında rahmetli Sea Diamond'un kenara çekilmiş kurtarma botlarını görüp hüzünleniyoruz. Ne yapalım, ölenle ölünmüyor. Bari şuradaki kalabalığa yanaşalım. Sahi ne dağıtıyorlar acaba orada? Çok geçmeden anlıyoruz, burası bizi tepeye çıkaracak olan teleferiğin kuyruğuymuş. Tabi yukarı çıkmak için tek seçenek teleferik değil. İsteyen, eşek sırtında şuradaki merdivenlerden de çıkabiliyormuş. Eşek sırtında bir saat kadar bir yolculuğun ardından tepeye varabiliyormuşsunuz. Şahsen şakacı Ege güneşine doymak için kumsala kadar beklemeyi tercih ederim. Eşek sırtında bronzlaşmak nasıl olur bilmem, maceraperestliğin gözünü çıkarmanın âlemi yok.

 Adanın ve sanki koynunda sarmalamış gibi önünde duran koyun doyumsuz manzarası eşliğinde biz de güneşle birlikte yukarıya doğru yol alarak nihayet tepeye vardık. Of be, ne manzara ama!






















Çoğunluk, rehber eşliğinde adanın diğer ucunda bulunan plajları ve şaraplarıyla ünlü köyü gezmeye gidiyor. Fakat ben hem kelle başı €40 düşüncesine sıcak bakmadığımdan, hem de az ileride bulunan ıssız Santorini sokaklarının çağrısını işittiğimden buna pek sıcak bakmıyorum başlangıç için. Plajları ve bu köyü size daha sonra anlatacağım. Daha öncesinde adanın ruhunun derinliklerine, onun çocukluğuna ineceğiz.

Victor Hugo yaşasaydı ve Santorini'yi bugünkü halinde görseydi ne düşünürdü bilmiyorum. Notre Dame'ın Kamburu eserinde mimarinin dilinden bahseder. Hugo'ya göre yazı icad olmadan önce insanlar gelecek nesillere aktarmak istedikleri bilgi birikimini mimari aracılığıyla kalıcı hale getirirlermiş. Yani eski devirlerin insanları anlatmak istedikleri şeyleri binaların duvarlarına yazarlarmış. Hugo'nun gözüyle buralara baktığımda çok yalın, çok net ve oldukça temiz bir mesaj çıkıyor ortaya. Bunu anlatmak çok zor, çünkü Yunanlılar buraya bir düz yazı yazmamış. Bunlar olsa olsa şiirdir. Bu noktada Sunay Akın'a ben de katılıyorum, şiirde anlam aramak abestir. Edebiyat derslerinde hep "şair bu şiirinde ne demek istemiş" diye soru sorardı ya öğretmenimiz, işte Sunay usta da diyor ki şair eğer bir mesaj vermek isteseydi dümdüz yazardı. Oysa şiirde aramak gereken şey anlam değil duygudur. Şiir, duygulardan yoksun olarak düşünülemez, tam tersine şairin o bir takım hislerini mısralara dökmesidir. İşte Yunan mimarlar da duvarlara eski Mısır veya Avrupa mimarisi gibi Tanrı veya özgürlük temasını değil, Santorini sokaklarından Ege güneşine doğru yükselen sıcacık duyguları işlemişler. Şimdi gözünüzü kapatın, kendinizi yukarıdaki resimlerde gördüğünüz manzara eşliğinde ıssız bir Santorini sokağında hayal edin. Hafiften bir rüzgar esiyor, güneş de teninize sıcacık dokunuşlar fırlatıyor. Tüm sorunlar, karşılanamayan temel ihtiyaçlar, borçlar, can sıkıcı insanlar, gelecek kaygısı ve diğer her şey Akdeniz'in ufukarında battı. Burada herkesten ve her şeyden uzakta, tek başınızasınız. Nasıl hissettiniz? İşte Yunan mimarların yüz yıllar önce Santorini binalarının duvarlarına işledikleri şiirin teması bu duygudur.

Yahu nereden geldik edebiyat dersine? Haydi dalalım Santorini sokaklarına... Güneşin aydınlattığı bu ıssız ve dar sokaklar kimi zaman rengarenk boyanmış kapılardan birinin önüne sürüklüyor sizi. Tabi nereye baksanız bu mavi kubbeli beyaz kulecikleri görüyorsunuz. Diyor ki yanımdan geçen bir turun rehberi başka bir dilde, zamanında buradaki tüm kiliseler imha edilmiş. Sonrasında herkes evinin bir köşesini kiliseye çevirmeye başlamış. Yeni inşa edilen evlerde de kilise köşesine bu kulecikleri kondurmuşlar. Gün gelmiş bu tarz kulecik bulunmayan ev kalmamış.






















Kimi zaman dev bir kemerin altından geçiyorsunuz, bazan da hiç beklemediğiniz bir anda yine daracık bir sokağın içinde bir çarşıya açılıveriyor çıktığınız dar sokak. Adada en çok cam işçiliği şeyler satılıyor. İlk bakışta gözüme son derece şekilsiz gelen bu cam süsler meğer volkanik aktiviteyi çağrıştırıyormuş. Ne yapalım, cahillik zor... Yüz euro civarından başlayıp telaffuz etmesi dahi tansiyonumu fırlattırabilecek rakamlara kadar çıkan bu süsleri taşıması da oldukça zor olsa gerek, zira şekli şemali düzgün olmadığı için nasıl paketleneceği meçhul, ayrıca çok ağır ve hassas eşyalar. Buradan hediyelik eşya almak isteyenlere başarılar dileyerek çok uzadığını düşündüğüm bu konudan koşarak uzaklaşıyorum.

Bir konuda sizi uyarmalıyım, eğer kedi fobiniz varsa ya da en azından kedilerden hoşlanmıyorsanız Santorini'de cinnet geçirebilirsiniz. Zira Santorini'deki kediler sanki mutasyon geçirmiş gibi, o kadar büyük kediler var ki burada anlatamam! Gerçi hareket halinde olan bir tanesini hiç görmedim, zira ağırlığının elli kiloyu geçtiğini tahmin ettiğim bu minik canavarlar ortalıkta gezinebilmek için fazla hantal. Yine de en sevimsiz bakışlarını üstünüzden ayırmamayı ihmal etmiyorlar.






















Terk edilmiş gibi boş görünen sokaklarda oradan oraya sürüklenmeye doyduğunuzda yeniden insan içine karışma zamanı gelmiş demektir. Eğer cüzdanınıza güveniyorsanız şöyle deniz manzaralı bir kafe ya da restoranda öğlen yemeği yemek hayatınız boyunca unutamayacağınız güzelikteki ikinci şey olacaktır. Birincisi ne mi olur? Birazdan öğreneceksiniz :)

Eğer cüzdanınızın yeterince kalınlığın olup olmadaığından emin olamıyor iseniz bizim gibi bir Burger King mağazası arayarak epey vakit geçirebilirsiniz. Belirtmekte fayda var, Santorini esnafı pek öyle pos cihazı pisliğiyle uğraşmıyor, banka kartı veya kredi kartı geçmeyen dükkan sayısı hiç az değil. Yunanlıların çalışkanlıkları da dillere destan olduğundan Pazartesi dışındaki günlerde öğleden sonraları açık banka veya döviz alım satım işi yapan yerler bulmak pek mümkün olmuyor.

Bir benzerini yavru vatan Kıbrıs'ta da gördüğüm yaz mesaisi uygulaması burada da var. Yaz mevsiminde Pazartesi dışındaki günler resmi kurumlar ve hatta dükkanların bir çoğu öğleden sonra açık olmuyor. Pazartesi günleri de öyle 13:00-22:00 arası filan çalıştıklarını sanmayın. Pazartesi öğleden sonra çalışma saatleri 14:00-16:00 arası. Kendi çalışma saatlerimi düşünüyorum da, şaka gibi gerçekten. Her gün sabahtan da 10:00-12:00izi arası çalışıyorlar zaten. Tabi buna çalışmak derseniz.

Diyelim ki tesadüfen adaya Pazartesi geldiniz, şans bu ya, diyelim ki bir de açık banka ya da change office buldunuz. Hemen sevinmeyin, çünkü Türk Lirası'nı Euro'ya çevirtmeniz biraz zor. Tüm Yunan Adaları ve Atina içerisinde sadece bir kez Rodos'da TL alıp Euro veren bir yer buldum, onlarda da para üstünden kalan bozukları köy sandığına indirme kampanyası varmış. Biz de kaçınılmaz olduğu için afiyetle kazık yemenin zevkini çıkardık. Sonradan o kazığı bile arar hale geleceğimizi nereden bilelim? Velhasıl dostlar, memleketten terk-i diyar eyleme sırasında bir miktar Euro'yu cebinize koyma işini çoktan ayarlamış olun.






















Daracık sokaklardan geçerek türlü türlü butik oteller, salaş restoranlar (salaş kelimesi zihinlerde ucuz kelimesini çağrıştırmasın), aralarda derelerde bir köşe başına konduruluvermiş küçücük kutu misali evler, bembeyaz duvarlarda süs gibi duran mavi yalı boyayla boyanmış kapı ve pencereler, her yerlerden sarkan buganvil çiçekleri, birer avuç dükkanların içinden fışkıran irili ufaklı turistik malzemeler, her yerde o korkunç azman kediler, ve daha neler neler... Çok acayip bir yer burası, lakin Akdeniz'in baştan çıkarıcı kokusundan mıdır nedendir, insanın yüzündeki tuhaf gülümseme hiç silinmiyor.

Allah'a şükür, burada da Burger King bulduk... Böylece adadan aç dönme riskimiz fiilen ortadan kalkmış bulunuyor. Gün batımında buradan ayrılmış olacağız ve bir Santorini sabahının ne kadar inanılmaz olabileceğini ancak hayal dünyamızın tuvalinde görmekle yetineceğiz bu seferlik. Neyse, henüz buradaki işimiz bitmedi. O halde sonrasını düşünerek kendi kendimize işkence çektirmenin manâsı yok!

...

Saatler geçti, sanırım bu adanın ikinci kez geçmediğimiz bir sokağı ya da herhangi bir köşesi kalmadı. Zaten akşam üstüne özgü sarımsı hüzün rengi boyamaya başladı beyaz duvarları. Ne çabuk bitti yahu, göz açıp kapayıncaya kadar tükendi bütün zamanımız. Hayır ne ara ben sana bu kadar âşık oldum anlamadım, birkaç saatin içinde sana bu kadar nasıl da bağlandım? Daha demin ilk flörte başlamış gibi cilveleşiyorduk, sevdalı aşıklara ne ara dönüştük? Sanırım teninin kokusu beni baştan çıkardı, Akdeniz'in ılık havası bana yaramadı demek ki. Ben hiç böyle olmazdım. Neredeyse oturup ağlayacağım yaklaşan ayrılık vaktini düşündükçe...






















Kimi insan ayrılığın kaçınılmaz olduğunu anlayınca olayı en kısa ve öz şekilde bitirmeye gayret eder. Ne yazık ki ben öyle kimselerden değilim. Uzatabildiğim kadar uzatmaya kararlıyım bu vedayı. Hem belki gemi beni almadan hareket eder de ömrümün geri kalanını bu adada geçirmek zorunda kalırım! Bir süre sokaklarda yattıktan sonra belki biri bana acıyıp yanında bir iş verir. Böylece açlık derdinden de yırtmışı olurum! Neler diyorum ben böyle ya? En iyisi gerçek dünyaya hızlıca bir yatay geçiş yapalım ve gidebileceğimiz en uzun rotayı takip ederek teleferiğe, oradan da bizi gemiye taşıyacak botlara doğru koşar adım ilerleyelim. Mümkünse en kıyılardan olsun şoför bey!






















Şairin dediği gibi gidişim sessiz oluyor Santorini, ama dönüşüm muhteşem olacak! Bu ne tür bir muhteşemlik olur henüz bilemiyorum, en azından sana yeniden kavuşmanın kalbimde oluşturacağı coşku muhteşem olur! Kaçabileceğim kadar kaçtım artık, şimdi gemiye, oradan da sorumluluklarım aracılığıyla beni bir masa ve bilgisayarın başında hapis kılan küçük dünyama geri dönmeliyim. Daha senin hakkında yazabileceğim çok şey var, ama okuru da düşünmek lazım. En nihayetinde bu bir blog, kimseden altı saatini üç oda bir saloncuk bir ada hakkında bilgiler ve izlenimler okuyarak geçirmesini bekleyemem. Hem nasıl olsa tekrar görüşeceğiz, zira ne adanın diğer ucundaki cennet kıyılarına, ne de şaraplarıyla ünlü o köye henüz gidemedim. Bir dahaki sefere de oraları ziyaret etme bahanesiyle, tanrıların gök yüzünden aşağı fırlattıkları çatık kaşlı bakışlar altında seninle yeniden buluşmaya geleceğim. Şimdilik bu kadar, seni uzunca bir süre bensiz bırakmak zorundayım. Allah'a emanet ol...


1 yorum: