Sabah güneşi içimizi ısıtarak mavi
derya üzerinde yükseliyor. Arkamızda tatlı bir meltem ile Akdeniz'in
kollarında gemimiz yavaşça yol alıyor. İçimden "daha hızlı kaptan" demek
geçiyor, "az kaldı haydi!". Fakat kaptan oralı değil, o da herkes gibi
kendini sabah güneşi ve ege melteminin sıcak dansına bırakmış. Hem ne
varmış acele edecek? Santroini adası kollarını açmış bizi beklemiyor mu?
Bekliyor beklemesine de sevgiliye giden yollar gibi yaklaştıkça
uzaklaşıyoruz sanki, kavuşma zamanı azaldıkça çoğalıyor gibi. "Boşver
dostum" diyorum kendime, "sen de herkes gibi Akdeniz'in türküsü ile mest
ol, kendinden geç!"
Hissediyorum,
az kaldı! İçime çektiğim tertemiz rüzgarda kokusunu duyuyorum, meltemin
şarkısında notalarına rastlıyorum! Önümüzde dans eden sular bile sanki
yaklaştığımızı söylüyor! Baksana, güneş bile heyecandan fazlaca ısıtmaya
başladı! Elimi anlıma götürüp güneşten korumaya çalışıyorum gözlerimi,
diğer elim de belimde. Gören de beni seferden dönen filoların muzaffer
komutanı sanacak!
Sonunda
görünüyor Santorini'nin yalçın kayalıkları mavi Ege ufuklarında! İçine
girince anlıyorsun ki burası hilal şeklinde bir ada. Gemimiz bu hilalin
tam merkezinde duruyor, yolculuğa botlarla devam edecekmişiz. Zira
Santorini limanı hem küçük hem de gemimizin yanaşamayacağı kadar sığ.
Fakat acelem yok, bu eşsiz manzaranın tadını çıkarmalıyım!
Musa
Peygamber'in Kızıldeniz'i yarmasının burada oluşan volkan patlamasıyla
ilgisi olduğu tezi doğru mudur bilmem, lakin yine de mitolojik
tanrıların nefeslerini burada halen hissedebiliyor insan. Rehberimizin
anlattığına göre antik çağlarda burada büyük bir volkan patlaması olmuş,
adanın büyük bölümü bu patlama sonucunda yerle bir olarak denizin
dibini boylamış. Bugünkü ada da o adayı çevreleyen bir sahil şeridi
imiş. Adanın hilal şeklini de bu sayede aldığı düşünülüyormuş.
Aslında
şu akrşıdaki kayalıklara bakınca insan bu teoriye hak veriyor. Nitekim
birkaç metre genişliğindeki limanın dibinden belki de yüz metreden daha
yüksek kayalıklar başlıyor. Bu kayalıklar o derece dik ki, ister istemez
adanın ortasının çöküşü ve ada ana karasının bu noktadan bölünüşü
gözünüzde canlanıyor. Burada birkaç sene önce batan Sea Diamond isimli
geminin boylamasına sulara gömülerek yüzeyden hiçbir parçasının
görünmemesini düşündüğünüzde buranın ne kadar derin olduğunu hayal
edebiliyorsunuz. Zamanında burada her ne olduysa tanrılar buna çok
kızmış olmalı, yoksa dev bir canavarın ısırığı gibi adanın ortasını
neden bir çırpıda yutsunlar?
Artık
botlara binme zamanı geldi. Birazdan adaya ayak basma şansına
erişenlerin arasına adımı yazdırabileceğim, yaşasın! Fakat bu zorlu bir
görev, zira tanrıların buraya olan öfkesi henüz geçmemiş olacak ki deniz
çok dalgalı. Sanırım açık denizde görebileceğiniz en hırçın ve en kinci
dalgalar bunlar. Tabi geçen akşam Girit'e doğru yol alırken
gördüklerimizi saymazsak. Bu konuya sonra ayrıntılarıyla değineceğim.
Her tarafımızı kuşatan can yeleklerimizi sıkıca üzerimize sabitledikten
sonra kolumuzdan iki kişi tutarak beşik misali sallanan bota binmeyi
başardık. Eğer deniz tutması problemi yaşayan biriyseniz Santorini'ye
uçakla gelmenizi öneririm.
Bereket
versin ki botun kıyıya ulaşması çok kısa sürdü. Yine iki kişinin karpuz
indirir gibi kollarımızdan tutup bizi nazikçe indirmesi sırasında
rahmetli Sea Diamond'un kenara çekilmiş kurtarma botlarını görüp
hüzünleniyoruz. Ne yapalım, ölenle ölünmüyor. Bari şuradaki kalabalığa
yanaşalım. Sahi ne dağıtıyorlar acaba orada? Çok geçmeden anlıyoruz,
burası bizi tepeye çıkaracak olan teleferiğin kuyruğuymuş. Tabi yukarı
çıkmak için tek seçenek teleferik değil. İsteyen, eşek sırtında şuradaki
merdivenlerden de çıkabiliyormuş. Eşek sırtında bir saat kadar bir
yolculuğun ardından tepeye varabiliyormuşsunuz. Şahsen şakacı Ege
güneşine doymak için kumsala kadar beklemeyi tercih ederim. Eşek
sırtında bronzlaşmak nasıl olur bilmem, maceraperestliğin gözünü
çıkarmanın âlemi yok.
Adanın ve sanki koynunda sarmalamış gibi önünde duran koyun doyumsuz manzarası eşliğinde biz de güneşle birlikte yukarıya doğru yol alarak nihayet tepeye vardık. Of be, ne manzara ama!
Adanın ve sanki koynunda sarmalamış gibi önünde duran koyun doyumsuz manzarası eşliğinde biz de güneşle birlikte yukarıya doğru yol alarak nihayet tepeye vardık. Of be, ne manzara ama!
Çoğunluk,
rehber eşliğinde adanın diğer ucunda bulunan plajları ve şaraplarıyla
ünlü köyü gezmeye gidiyor. Fakat ben hem kelle başı €40 düşüncesine
sıcak bakmadığımdan, hem de az ileride bulunan ıssız Santorini
sokaklarının çağrısını işittiğimden buna pek sıcak bakmıyorum başlangıç
için. Plajları ve bu köyü size daha sonra anlatacağım. Daha öncesinde
adanın ruhunun derinliklerine, onun çocukluğuna ineceğiz.
Victor
Hugo yaşasaydı ve Santorini'yi bugünkü halinde görseydi ne düşünürdü
bilmiyorum. Notre Dame'ın Kamburu eserinde mimarinin dilinden bahseder.
Hugo'ya göre yazı icad olmadan önce insanlar gelecek nesillere aktarmak
istedikleri bilgi birikimini mimari aracılığıyla kalıcı hale
getirirlermiş. Yani eski devirlerin insanları anlatmak istedikleri
şeyleri binaların duvarlarına yazarlarmış. Hugo'nun gözüyle buralara
baktığımda çok yalın, çok net ve oldukça temiz bir mesaj çıkıyor ortaya.
Bunu anlatmak çok zor, çünkü Yunanlılar buraya bir düz yazı yazmamış.
Bunlar olsa olsa şiirdir. Bu noktada Sunay Akın'a ben de katılıyorum,
şiirde anlam aramak abestir. Edebiyat derslerinde hep "şair bu şiirinde
ne demek istemiş" diye soru sorardı ya öğretmenimiz, işte Sunay usta da
diyor ki şair eğer bir mesaj vermek isteseydi dümdüz yazardı. Oysa
şiirde aramak gereken şey anlam değil duygudur. Şiir, duygulardan yoksun
olarak düşünülemez, tam tersine şairin o bir takım hislerini mısralara
dökmesidir. İşte Yunan mimarlar da duvarlara eski Mısır veya Avrupa
mimarisi gibi Tanrı veya özgürlük temasını değil, Santorini
sokaklarından Ege güneşine doğru yükselen sıcacık duyguları işlemişler.
Şimdi gözünüzü kapatın, kendinizi yukarıdaki resimlerde gördüğünüz
manzara eşliğinde ıssız bir Santorini sokağında hayal edin. Hafiften bir
rüzgar esiyor, güneş de teninize sıcacık dokunuşlar fırlatıyor. Tüm
sorunlar, karşılanamayan temel ihtiyaçlar, borçlar, can sıkıcı insanlar,
gelecek kaygısı ve diğer her şey Akdeniz'in ufukarında battı. Burada
herkesten ve her şeyden uzakta, tek başınızasınız. Nasıl hissettiniz?
İşte Yunan mimarların yüz yıllar önce Santorini binalarının duvarlarına
işledikleri şiirin teması bu duygudur.
Yahu
nereden geldik edebiyat dersine? Haydi dalalım Santorini sokaklarına...
Güneşin aydınlattığı bu ıssız ve dar sokaklar kimi zaman rengarenk
boyanmış kapılardan birinin önüne sürüklüyor sizi. Tabi nereye baksanız
bu mavi kubbeli beyaz kulecikleri görüyorsunuz. Diyor ki yanımdan geçen
bir turun rehberi başka bir dilde, zamanında buradaki tüm kiliseler imha
edilmiş. Sonrasında herkes evinin bir köşesini kiliseye çevirmeye
başlamış. Yeni inşa edilen evlerde de kilise köşesine bu kulecikleri
kondurmuşlar. Gün gelmiş bu tarz kulecik bulunmayan ev kalmamış.
Kimi
zaman dev bir kemerin altından geçiyorsunuz, bazan da hiç
beklemediğiniz bir anda yine daracık bir sokağın içinde bir çarşıya
açılıveriyor çıktığınız dar sokak. Adada en çok cam işçiliği şeyler
satılıyor. İlk bakışta gözüme son derece şekilsiz gelen bu cam süsler
meğer volkanik aktiviteyi çağrıştırıyormuş. Ne yapalım, cahillik zor...
Yüz euro civarından başlayıp telaffuz etmesi dahi tansiyonumu
fırlattırabilecek rakamlara kadar çıkan bu süsleri taşıması da oldukça
zor olsa gerek, zira şekli şemali düzgün olmadığı için nasıl
paketleneceği meçhul, ayrıca çok ağır ve hassas eşyalar. Buradan
hediyelik eşya almak isteyenlere başarılar dileyerek çok uzadığını
düşündüğüm bu konudan koşarak uzaklaşıyorum.
Bir
konuda sizi uyarmalıyım, eğer kedi fobiniz varsa ya da en azından
kedilerden hoşlanmıyorsanız Santorini'de cinnet geçirebilirsiniz. Zira
Santorini'deki kediler sanki mutasyon geçirmiş gibi, o kadar büyük
kediler var ki burada anlatamam! Gerçi hareket halinde olan bir tanesini
hiç görmedim, zira ağırlığının elli kiloyu geçtiğini tahmin ettiğim bu
minik canavarlar ortalıkta gezinebilmek için fazla hantal. Yine de en
sevimsiz bakışlarını üstünüzden ayırmamayı ihmal etmiyorlar.
Terk edilmiş gibi boş görünen sokaklarda oradan oraya sürüklenmeye doyduğunuzda yeniden insan içine karışma zamanı gelmiş demektir. Eğer cüzdanınıza güveniyorsanız şöyle deniz manzaralı bir kafe ya da restoranda öğlen yemeği yemek hayatınız boyunca unutamayacağınız güzelikteki ikinci şey olacaktır. Birincisi ne mi olur? Birazdan öğreneceksiniz :)
Eğer cüzdanınızın yeterince kalınlığın olup olmadaığından emin olamıyor iseniz bizim gibi bir Burger King mağazası arayarak epey vakit geçirebilirsiniz. Belirtmekte fayda var, Santorini esnafı pek öyle pos cihazı pisliğiyle uğraşmıyor, banka kartı veya kredi kartı geçmeyen dükkan sayısı hiç az değil. Yunanlıların çalışkanlıkları da dillere destan olduğundan Pazartesi dışındaki günlerde öğleden sonraları açık banka veya döviz alım satım işi yapan yerler bulmak pek mümkün olmuyor.
Bir benzerini yavru vatan Kıbrıs'ta da gördüğüm yaz mesaisi uygulaması burada da var. Yaz mevsiminde Pazartesi dışındaki günler resmi kurumlar ve hatta dükkanların bir çoğu öğleden sonra açık olmuyor. Pazartesi günleri de öyle 13:00-22:00 arası filan çalıştıklarını sanmayın. Pazartesi öğleden sonra çalışma saatleri 14:00-16:00 arası. Kendi çalışma saatlerimi düşünüyorum da, şaka gibi gerçekten. Her gün sabahtan da 10:00-12:00izi arası çalışıyorlar zaten. Tabi buna çalışmak derseniz.
Diyelim ki tesadüfen adaya Pazartesi geldiniz, şans bu ya, diyelim ki bir de açık banka ya da change office buldunuz. Hemen sevinmeyin, çünkü Türk Lirası'nı Euro'ya çevirtmeniz biraz zor. Tüm Yunan Adaları ve Atina içerisinde sadece bir kez Rodos'da TL alıp Euro veren bir yer buldum, onlarda da para üstünden kalan bozukları köy sandığına indirme kampanyası varmış. Biz de kaçınılmaz olduğu için afiyetle kazık yemenin zevkini çıkardık. Sonradan o kazığı bile arar hale geleceğimizi nereden bilelim? Velhasıl dostlar, memleketten terk-i diyar eyleme sırasında bir miktar Euro'yu cebinize koyma işini çoktan ayarlamış olun.
Daracık sokaklardan geçerek türlü türlü butik oteller, salaş restoranlar (salaş kelimesi zihinlerde ucuz kelimesini çağrıştırmasın), aralarda derelerde bir köşe başına konduruluvermiş küçücük kutu misali evler, bembeyaz duvarlarda süs gibi duran mavi yalı boyayla boyanmış kapı ve pencereler, her yerlerden sarkan buganvil çiçekleri, birer avuç dükkanların içinden fışkıran irili ufaklı turistik malzemeler, her yerde o korkunç azman kediler, ve daha neler neler... Çok acayip bir yer burası, lakin Akdeniz'in baştan çıkarıcı kokusundan mıdır nedendir, insanın yüzündeki tuhaf gülümseme hiç silinmiyor.
Allah'a şükür, burada da Burger King bulduk... Böylece adadan aç dönme riskimiz fiilen ortadan kalkmış bulunuyor. Gün batımında buradan ayrılmış olacağız ve bir Santorini sabahının ne kadar inanılmaz olabileceğini ancak hayal dünyamızın tuvalinde görmekle yetineceğiz bu seferlik. Neyse, henüz buradaki işimiz bitmedi. O halde sonrasını düşünerek kendi kendimize işkence çektirmenin manâsı yok!
...
Saatler geçti, sanırım bu adanın ikinci kez geçmediğimiz bir sokağı ya da herhangi bir köşesi kalmadı. Zaten akşam üstüne özgü sarımsı hüzün rengi boyamaya başladı beyaz duvarları. Ne çabuk bitti yahu, göz açıp kapayıncaya kadar tükendi bütün zamanımız. Hayır ne ara ben sana bu kadar âşık oldum anlamadım, birkaç saatin içinde sana bu kadar nasıl da bağlandım? Daha demin ilk flörte başlamış gibi cilveleşiyorduk, sevdalı aşıklara ne ara dönüştük? Sanırım teninin kokusu beni baştan çıkardı, Akdeniz'in ılık havası bana yaramadı demek ki. Ben hiç böyle olmazdım. Neredeyse oturup ağlayacağım yaklaşan ayrılık vaktini düşündükçe...
Kimi insan ayrılığın kaçınılmaz olduğunu anlayınca olayı en kısa ve öz şekilde bitirmeye gayret eder. Ne yazık ki ben öyle kimselerden değilim. Uzatabildiğim kadar uzatmaya kararlıyım bu vedayı. Hem belki gemi beni almadan hareket eder de ömrümün geri kalanını bu adada geçirmek zorunda kalırım! Bir süre sokaklarda yattıktan sonra belki biri bana acıyıp yanında bir iş verir. Böylece açlık derdinden de yırtmışı olurum! Neler diyorum ben böyle ya? En iyisi gerçek dünyaya hızlıca bir yatay geçiş yapalım ve gidebileceğimiz en uzun rotayı takip ederek teleferiğe, oradan da bizi gemiye taşıyacak botlara doğru koşar adım ilerleyelim. Mümkünse en kıyılardan olsun şoför bey!
Şairin dediği gibi gidişim sessiz oluyor Santorini, ama dönüşüm muhteşem olacak! Bu ne tür bir muhteşemlik olur henüz bilemiyorum, en azından sana yeniden kavuşmanın kalbimde oluşturacağı coşku muhteşem olur! Kaçabileceğim kadar kaçtım artık, şimdi gemiye, oradan da sorumluluklarım aracılığıyla beni bir masa ve bilgisayarın başında hapis kılan küçük dünyama geri dönmeliyim. Daha senin hakkında yazabileceğim çok şey var, ama okuru da düşünmek lazım. En nihayetinde bu bir blog, kimseden altı saatini üç oda bir saloncuk bir ada hakkında bilgiler ve izlenimler okuyarak geçirmesini bekleyemem. Hem nasıl olsa tekrar görüşeceğiz, zira ne adanın diğer ucundaki cennet kıyılarına, ne de şaraplarıyla ünlü o köye henüz gidemedim. Bir dahaki sefere de oraları ziyaret etme bahanesiyle, tanrıların gök yüzünden aşağı fırlattıkları çatık kaşlı bakışlar altında seninle yeniden buluşmaya geleceğim. Şimdilik bu kadar, seni uzunca bir süre bensiz bırakmak zorundayım. Allah'a emanet ol...







ben de gidiciğim...
YanıtlaSil