8 Aralık 2012 Cumartesi

Girit - Çatık Kaşlı İnsanların Çatık Kaşlı Adası

Akdeniz'in en büyük adası, Rodos ve Malta ile tüm ticaret, siyaset ve savaş aktiviteleri konusunda ezeli ve ebedi bir yarış içinde olmuş, muhteşem maceraların beni beklediği fantastik mekan! İşte tam önümde, geminin burnunun ucunda uzanıyor! Gerçi buraya gelişimiz pek muhteşem olamadı. Zira Girit bizleri karşılamaya düşündüğümüzden çok daha erken başladı. Bir haftalık Yunan Adaları, Atina ve İstanbul şehirlerini kapsayan turumuz boyunca bizi güneşli hava ve Akdeniz meltemi ile selamlamayan tek yer burası oldu.

Çok fırtına görmüştüm hayatımda fakat hiç benim içinde olduğum bir geminin açık denizde o fırtınaya yakalandığını görmemiştim. Nasreddin Hoca'nın cübbe fıkrasındaki gibi aynı: bilrsiniz, Hoca'ya demişler ki "hocam dün akşam sizin evden paldır küldür sesler geliyordu". Hoca da demiş ki: "sorma yahu, benim cübbe merdivenlerden yuvarlandı". Soruyu soran adam şaşırmış: "aman hocam, cübbeden o kadar ses çıkar mı hiç?". Bunun üzerine hoca da cevabı yapıştırıvermiş: "cübbenin içinde ben vardım da ondan o kadar ses çıktı". Benimkisi de işte o hesap, fırtınaya yakalanmış bir gemiyi seyretmek enteresan olabiliyor, fakat içinde ben varken çok değişik sesler yükselebiliyor gemiden...

Yazın hemen başında havada elli derecelik bir sıcaklık da beklemiyorum ama bu kadar da soğuk olmaz ki! Haydi soğuğu geçtik diyelim, en azından hava böyle kapalı olmasa olmaz mıydı? Bak Rodos'ta ne kadar güzeldi. Neyse, Rodos konusuna ayrıca geleceğiz. Biz şimdi bir fırtınaya daha yakalanmadan şu Girit'in tüm gizemli sırlarını gün ışığına çıkaralım bir güzel heh heh!

Bismillah, işte karaya ilk adımımızı atıyoruz. Karşımızda yol boyu uzanan dev surlar beliriyor. Solumuzda da sağımızda da ufuk çizgisine kadar surlardan başka bir tek dev kapılar var. Adanın mesajı aslında açık: gelmeyin kardeşim diyor bize. Önden sert havayı yolladı, yarısını hatırlamadığımız yolculuğumuz boyunca yattığımız yerden kafamızı kaldırmamıza dahi olanak tanımadı. Anlamazdan gelip kıyısında arz-ı endam ettiğimizde de tüm surlarını kuşanmış şekilde çıktı karşımıza. Adanın bu mizafir sevmez tabiatını anlayışla karşılıyorum, lâkin ben de bu kadar fırtınada şöyle bir selam vermek için kulaç atmadım! Kaçışın yok, benim olacaksın...






















Surlar boyunca ilerleyip kendimize içeri girecek bir delik ararken yol üzerinde depoya benzeyen taş binalar görüyoruz. İyi kalpli rehberimizden öğrenebildiğimiz kadarıyla bunlar, Osmanlı zamanında top mermilerinin konulduğu depolama alanları olarak kullanılıyormuş. Bildiğiniz gibi ilk üretilen toplar yalnızca topun içine sığabilecek büyüklükte taşları fırlatacak şekilde tasarlanmıştır. Fakat Fatih Sultan Mehmet zamanında geliştirilen toplar, çarptığı yerde infilak edebilen özel gülleler de fırlatabiliyordu. Yanından geçtiğimiz mekanda bu özel güllelerin bir güzelliğini daha öğreniyoruz: o da eğer bir isyan çıkaracaksanız işe bu güllelerin depolandığı yeri havaya uçurarak başlayınca işin ne kadar kolay olabileceği. Zira Giritliler bağımsızlık için ayaklandıklarında ilk iş olarak buraları ateşe vermişler, gerisini gülleler halletmiş. Benzer bir hikayeyi Atina'da da dinleyeceksiniz.

Surların enginliği Rodos'taki kadar fazla çıkmadı ve kısa süre içinde bir çarşı gibi ada içlerine doğru uzanan bir caddeye yolumuz düştü. Neyse ki bu kez Burger King bizi hiç yormadan ve uzun aramalara girmemize gerek kalmadan bizi buldu! Lakin bu kez de Girit mutfağının tadına bakmaya oldukça hevesli olduğumuzdan biz onun yüzüne bakmadık ve çarşı içlerine doğru devam ettik. Biz ağzımızı sulandıracak çok acayip girit yemekleri yapan salaş restoranlara denk gelmeyi umdukça ummadığımız bir şeye denk geldik. Karşımıza çıkan bir tabelada Türkçe olarak aynen şöyle yazıyordu: "İzmir Köftecisi". Yani İzmir'e de köfteciye de en son gideli henüz iki gün kadar olmuşken geldiğim yerde ikisine bir arada tesadüf etmek pek hoş olmadı.

Fakat yılmak yok! İlla ki gizemli bir şeyler keşfedeceğim bu adada... Çarşının sonlarına doğru ilerledikçe değerli eşim ile ilk keşfimizi yapıyoruz: 1 Euro dükkanları! Ne alırsan 1 Euro! Çeşit çeşit küpeler, kolye uçları, süs eşyaları, magnetler, hediyelikler ve daha irili ufaklı pek çok şey. Fakat burada keşfettiğimiz bir başka şey de bu insanların pos makinasıyla aralarının iyi olmadığı oldu. Eğer Santorini hakkındaki yazımı okuduysanız orada size cebinizde Euro bulundurma işini ana vatanınızdan ayrılmadan halletmeniz gerektiğini söylemiştim. Bu acı keşif başlangıçta her dükkana girip 15-20 parça eşya alıp tesadüfen hiçbirinin pos cihazının çalışmadığını fark etmemizle başladı. Biz de her saf Türk vatandaşının yapması gerekeni yaparak yakınlarda bir döviz bürosu veya banka aradık. Böylece yaz mesaisi denen olguyu da keşfederek üç gizemli parçanın ikincisini de cebimize koymuş olduk. Santorini yazımı okumayanlar için yaz mesaisi kavramını özetliyorum: yaz mevsiminde hava çok sıcak olduğu için (yani bizim geldiğimiz günkü gibi yağmurlu ve kapalı olmayan havalarda) resmi daireler ve bankalar haftanın yalnızca bir günü öğleden sonra açık oluyorlar, onun dışında kalan günlerde öğleden sonraları kapalı oluyorlar. Aynı durum yavru vatanda ve Rodos gibi yerlerde de var.

İşte bu iki keşif üçüncüsünün yolunu açtı: ne kadar turistik bir yer bile olsa, yanıbaşımızdaki komşumuz, canımız ciğerimiz bile olsa o ülkeye cebinde o ülkenin parasıyla gideceksin! Tabii ki kaç mağaza dolaştıysak tüm aldığımız malları paşa paşa geri bırakmak zorunda kaldık. Bu durumun vermiş olduğu moral bozukluğuyla eşim de kapalı hava ve önceki günkü fırtınanın bünyede yarattığı karamsarlığa kapılarak 1 Euro dükkanlarını değerlendirememe bahtsızlığına engel olamayışımdan ötürü bendenize tek taraflı savaş ilan etti. Sanırım ben de kendisine karşılık verme konusunda aynı şartların gazına gelmiş olabilirim. 1 Euro dükkanlarıyla ilgil maceranın devamını yakında yayınlayacağım "Atina - Dünya Fiyaskolar Başkenti" adlı yazımda bulacaksınız.

Dönelim adamızın gezilesi ve görülesi yerlerine... Adaya yıllık 2 milyon turist geldiğini düşündüğümüzde gayet gezilesi ve görülesi bir mekân olduğu gibi bir izlenim oluşuyor insanda. Burada en lüks otellerden en salaş pansiyonlara kadar hemen her bütçeye hitap eden konaklama seçenekleri mevcut. Aziz ve muhterem rehberimizin dediği türden belinde silahla gezen Girit sakinlerini hiçbir yerde göremesem de insanların sanki topluca kapalı havanın etkisine girmiş gibi asık suratlı ve çatık kaşlı olduğunu söyleyebilirim. Yine de Yunanistan'ın hiçbir yerinde (Atina'nın arka sokakları dahil) ters karşılanmadık, yollarda kendi aramızda Türkçe konuştuğumuz halde kimse bize düşmanca tavır göstermedi. Hatta Atina metrosunda bir Türk kadın yanımıza gelerek bir Türkle sohbet etme ihtiyacını nicedir gideremediğinden bahsetti. Bu konuyu da Atina ile ilgili yazıda okuyacaksınız.

Girit'in en çok turist çeken yeri sanırım Kandiye yakınlarındaki Knossos Antik Şehri'dir. Buraya gittiğinizde bana sorarsanız Efes Harabeleri'nin yanında çok da esamesi okunacak bir yer olmadığını görüyorsunuz. Göreceğiniz şeylerin çoğu zaten restorasyon, yani sonradan yapılarak aslına benzetilmiş şeyler. Yunan Tarihi'nin bir miktar palavra üstüne kurulmuş olduğundan şüphe etmiyor değildim aslında, bu tür yerlere yaptığım ziyaretlerden sonra da bu konuda şüphelerim doruğa çıkmış oldu. (Atina seyahatim ile de kesinlik kazanacak). Müzedeki resimler kentin orijinal halinin oldukça alengirli bir yapısı olduğunu gösterse de kafayı pencereden uzatıp dışarı baktığımızda o denli muhteşem birşey görünmüyor. Hatta yavru vatandaki bakımsızlıktan kırılan, tamamen kaderine terk edilmiş Salamis Harabeleri'nde bile beni daha çok heyecanlandıran şeylere rastlamıştım. Siz de günün birinde Kıbrıs'a gider de Magosa'dan Karpaz yönüne giderken tarihi Rebecca otelini geçtikten sonra çişiniz gelir de sağa çekip ormanın içinde bir yerlerde hâcet gidermek isterseniz tesadüfen Salamis Harabeleri'ne rastlayabilirsiniz. Başka türlü bu harabelerden haberiniz olacağını sanmıyorum. Bu nedenlerden mütevellit burada uzun uzadıya anlatacak birşey yok bana sorarsanız.

Knossos antik kenti - yapma yav, bu kadar mı? he yav, hepsi bu

Tarihi olarak sayısız olaylar görmüş olmasına rağmen adada ne yazık ki çok fazla bir tarihi kalıntı bulunmuyor. Ya da tarihi eser cenneti bir ülkede yaşadığımız için bize pek birşey yokmuş gibi geliyor. Knossos'tan başka iki tane daha arkeolojik site var hepsi o. Fakat tabiatı idare eder, her ne kadar denize girilebilecek bir havada gelmiş olmasak da bazı doğal güzellikleri inceleme fırsatımız oldu. Zaten kısıtlı olan zamanımızda Aya İrini ve Aradena geçitlerine de uğrama şansımız oldu. Tavsiye ederim, buraları gidin görün.

Son olarak adanın mutfağından bahsetmek istiyorum. Şahsen bir Ege insanı olarak, Ege ve Akdeniz mutfağının zeytinyağlılarını, tatlılarını, deniz ürünlerini ve soslarını iyi biliyorum. Yavru vatanda da beş buçuk yıl bil fiil ikamet etmiş olmamdan sebep oranın yemek kültürünü, Rumların çoğunu bizden aşırıp kendilerininmiş gibi yutturdukları yemekleri de iyi biliyorum. Burada gördüklerim de belki bu nedenlerle bana pek otantik gelmedi. Tur broşürlerine veya adadan temin edebileceğiniz tanıtım kitapçıklarına baktığınzda kırka yakın yemek çeşidi yazıyor Yunanca olarak. Böyle bakınca sanki hiç görmediğiniz kırk özgün yemek ve tatlı türü varmış gibi bir izlenim oluşuyor. Fakat sadece tatlıların ilk sırasında sayılan ismi söyleyeyim: baklava. Bir yerden tanıdık geliyor ama nereden? Bu süpersonik yemeklerden birkaçını deneyelim dediğimizde de misal Souvlaki denen bir tanesi bizim kuzu şişin domuzla yapılan bir versiyonu çıktı. Gyros denen başka bir tanesi de kuzudan yapılan döner benzeri birşeydi. Zaten hepsinin yanında patates kızartması geliyor. Türkiye'de bir Osmanlı mutfağı temalı mekâna oturduğunuzda tabağınızın yarısı patates kızartmalı şekilde gelir mi onu da bilemiyorum ama burada istediğiniz şey porsiyonun en fazla yarısında geliyor. Siz aşağıdaki resme bakmayın, onu elimize bir araya topladık.

 souvlaki - siz kısaca domuz şiş diyebilirsiniz

Yunan yemeklerinden zevkimize uygun birşeyler bulamayacağımıza emin olunca dönüp gemideki Fransız usulü soğan çorbasına tâlim edelim diyoruz ama orada yaşadığımız hüsran kelimelerle tarif edilemez. İyisi mi Girit mutfağına giydirirken arada hızımızı alamayıp Fransız mutfağına da bir-iki tane destekli sallamayalım.

Değişik yerler görmüş olmanın ruhumuza kattığı hazlarla birlikte sıradaki adamıza doğru yol alırken her şeye rağmen Girit'i görmenizi tavsiye ediyorum. Belki Santorini ya da Rodos ile birlikte olarak değil de tek başına buraya gelseydik buradaki ortamdan daha çok zevk alabilirdik. Ya da belki daha uzun kalma fırsatımız olsa daha çok yerler görebilirdik. Burada geçirdiğimiz zamanın kısa olmasından dolayı belki de pek birşey anlamadık, ama netice itibariyle gidip görmekte fayda olan bir yerdi burası. Ha tekrar gelir miyim? Bilemiyorum...

Santorini - Tanrıların Dinmeyen Öfkesi

Sabah güneşi içimizi ısıtarak mavi derya üzerinde yükseliyor. Arkamızda tatlı bir meltem ile Akdeniz'in kollarında gemimiz yavaşça yol alıyor. İçimden "daha hızlı kaptan" demek geçiyor, "az kaldı haydi!". Fakat kaptan oralı değil, o da herkes gibi kendini sabah güneşi ve ege melteminin sıcak dansına bırakmış. Hem ne varmış acele edecek? Santroini adası kollarını açmış bizi beklemiyor mu? Bekliyor beklemesine de sevgiliye giden yollar gibi yaklaştıkça uzaklaşıyoruz sanki, kavuşma zamanı azaldıkça çoğalıyor gibi. "Boşver dostum" diyorum kendime, "sen de herkes gibi Akdeniz'in türküsü ile mest ol, kendinden geç!"

Hissediyorum, az kaldı! İçime çektiğim tertemiz rüzgarda kokusunu duyuyorum, meltemin şarkısında notalarına rastlıyorum! Önümüzde dans eden sular bile sanki yaklaştığımızı söylüyor! Baksana, güneş bile heyecandan fazlaca ısıtmaya başladı! Elimi anlıma götürüp güneşten korumaya çalışıyorum gözlerimi, diğer elim de belimde. Gören de beni seferden dönen filoların muzaffer komutanı sanacak!

Sonunda görünüyor Santorini'nin yalçın kayalıkları mavi Ege ufuklarında! İçine girince anlıyorsun ki burası hilal şeklinde bir ada. Gemimiz bu hilalin tam merkezinde duruyor, yolculuğa botlarla devam edecekmişiz. Zira Santorini limanı hem küçük hem de gemimizin yanaşamayacağı kadar sığ. Fakat acelem yok, bu eşsiz manzaranın tadını çıkarmalıyım!

Musa Peygamber'in Kızıldeniz'i yarmasının burada oluşan volkan patlamasıyla ilgisi olduğu tezi doğru mudur bilmem, lakin yine de mitolojik tanrıların nefeslerini burada halen hissedebiliyor insan. Rehberimizin anlattığına göre antik çağlarda burada büyük bir volkan patlaması olmuş, adanın büyük bölümü bu patlama sonucunda yerle bir olarak denizin dibini boylamış. Bugünkü ada da o adayı çevreleyen bir sahil şeridi imiş. Adanın hilal şeklini de bu sayede aldığı düşünülüyormuş.

Aslında şu akrşıdaki kayalıklara bakınca insan bu teoriye hak veriyor. Nitekim birkaç metre genişliğindeki limanın dibinden belki de yüz metreden daha yüksek kayalıklar başlıyor. Bu kayalıklar o derece dik ki, ister istemez adanın ortasının çöküşü ve ada ana karasının bu noktadan bölünüşü gözünüzde canlanıyor. Burada birkaç sene önce batan Sea Diamond isimli geminin boylamasına sulara gömülerek yüzeyden hiçbir parçasının görünmemesini düşündüğünüzde buranın ne kadar derin olduğunu hayal edebiliyorsunuz. Zamanında burada her ne olduysa tanrılar buna çok kızmış olmalı, yoksa dev bir canavarın ısırığı gibi adanın ortasını neden bir çırpıda yutsunlar?

Artık botlara binme zamanı geldi. Birazdan adaya ayak basma şansına erişenlerin arasına adımı yazdırabileceğim, yaşasın! Fakat bu zorlu bir görev, zira tanrıların buraya olan öfkesi henüz geçmemiş olacak ki deniz çok dalgalı. Sanırım açık denizde görebileceğiniz en hırçın ve en kinci dalgalar bunlar. Tabi geçen akşam Girit'e doğru yol alırken gördüklerimizi saymazsak. Bu konuya sonra ayrıntılarıyla değineceğim. Her tarafımızı kuşatan can yeleklerimizi sıkıca üzerimize sabitledikten sonra kolumuzdan iki kişi tutarak beşik misali sallanan bota binmeyi başardık. Eğer deniz tutması problemi yaşayan biriyseniz Santorini'ye uçakla gelmenizi öneririm.

Bereket versin ki botun kıyıya ulaşması çok kısa sürdü. Yine iki kişinin karpuz indirir gibi kollarımızdan tutup bizi nazikçe indirmesi sırasında rahmetli Sea Diamond'un kenara çekilmiş kurtarma botlarını görüp hüzünleniyoruz. Ne yapalım, ölenle ölünmüyor. Bari şuradaki kalabalığa yanaşalım. Sahi ne dağıtıyorlar acaba orada? Çok geçmeden anlıyoruz, burası bizi tepeye çıkaracak olan teleferiğin kuyruğuymuş. Tabi yukarı çıkmak için tek seçenek teleferik değil. İsteyen, eşek sırtında şuradaki merdivenlerden de çıkabiliyormuş. Eşek sırtında bir saat kadar bir yolculuğun ardından tepeye varabiliyormuşsunuz. Şahsen şakacı Ege güneşine doymak için kumsala kadar beklemeyi tercih ederim. Eşek sırtında bronzlaşmak nasıl olur bilmem, maceraperestliğin gözünü çıkarmanın âlemi yok.

 Adanın ve sanki koynunda sarmalamış gibi önünde duran koyun doyumsuz manzarası eşliğinde biz de güneşle birlikte yukarıya doğru yol alarak nihayet tepeye vardık. Of be, ne manzara ama!






















Çoğunluk, rehber eşliğinde adanın diğer ucunda bulunan plajları ve şaraplarıyla ünlü köyü gezmeye gidiyor. Fakat ben hem kelle başı €40 düşüncesine sıcak bakmadığımdan, hem de az ileride bulunan ıssız Santorini sokaklarının çağrısını işittiğimden buna pek sıcak bakmıyorum başlangıç için. Plajları ve bu köyü size daha sonra anlatacağım. Daha öncesinde adanın ruhunun derinliklerine, onun çocukluğuna ineceğiz.

Victor Hugo yaşasaydı ve Santorini'yi bugünkü halinde görseydi ne düşünürdü bilmiyorum. Notre Dame'ın Kamburu eserinde mimarinin dilinden bahseder. Hugo'ya göre yazı icad olmadan önce insanlar gelecek nesillere aktarmak istedikleri bilgi birikimini mimari aracılığıyla kalıcı hale getirirlermiş. Yani eski devirlerin insanları anlatmak istedikleri şeyleri binaların duvarlarına yazarlarmış. Hugo'nun gözüyle buralara baktığımda çok yalın, çok net ve oldukça temiz bir mesaj çıkıyor ortaya. Bunu anlatmak çok zor, çünkü Yunanlılar buraya bir düz yazı yazmamış. Bunlar olsa olsa şiirdir. Bu noktada Sunay Akın'a ben de katılıyorum, şiirde anlam aramak abestir. Edebiyat derslerinde hep "şair bu şiirinde ne demek istemiş" diye soru sorardı ya öğretmenimiz, işte Sunay usta da diyor ki şair eğer bir mesaj vermek isteseydi dümdüz yazardı. Oysa şiirde aramak gereken şey anlam değil duygudur. Şiir, duygulardan yoksun olarak düşünülemez, tam tersine şairin o bir takım hislerini mısralara dökmesidir. İşte Yunan mimarlar da duvarlara eski Mısır veya Avrupa mimarisi gibi Tanrı veya özgürlük temasını değil, Santorini sokaklarından Ege güneşine doğru yükselen sıcacık duyguları işlemişler. Şimdi gözünüzü kapatın, kendinizi yukarıdaki resimlerde gördüğünüz manzara eşliğinde ıssız bir Santorini sokağında hayal edin. Hafiften bir rüzgar esiyor, güneş de teninize sıcacık dokunuşlar fırlatıyor. Tüm sorunlar, karşılanamayan temel ihtiyaçlar, borçlar, can sıkıcı insanlar, gelecek kaygısı ve diğer her şey Akdeniz'in ufukarında battı. Burada herkesten ve her şeyden uzakta, tek başınızasınız. Nasıl hissettiniz? İşte Yunan mimarların yüz yıllar önce Santorini binalarının duvarlarına işledikleri şiirin teması bu duygudur.

Yahu nereden geldik edebiyat dersine? Haydi dalalım Santorini sokaklarına... Güneşin aydınlattığı bu ıssız ve dar sokaklar kimi zaman rengarenk boyanmış kapılardan birinin önüne sürüklüyor sizi. Tabi nereye baksanız bu mavi kubbeli beyaz kulecikleri görüyorsunuz. Diyor ki yanımdan geçen bir turun rehberi başka bir dilde, zamanında buradaki tüm kiliseler imha edilmiş. Sonrasında herkes evinin bir köşesini kiliseye çevirmeye başlamış. Yeni inşa edilen evlerde de kilise köşesine bu kulecikleri kondurmuşlar. Gün gelmiş bu tarz kulecik bulunmayan ev kalmamış.






















Kimi zaman dev bir kemerin altından geçiyorsunuz, bazan da hiç beklemediğiniz bir anda yine daracık bir sokağın içinde bir çarşıya açılıveriyor çıktığınız dar sokak. Adada en çok cam işçiliği şeyler satılıyor. İlk bakışta gözüme son derece şekilsiz gelen bu cam süsler meğer volkanik aktiviteyi çağrıştırıyormuş. Ne yapalım, cahillik zor... Yüz euro civarından başlayıp telaffuz etmesi dahi tansiyonumu fırlattırabilecek rakamlara kadar çıkan bu süsleri taşıması da oldukça zor olsa gerek, zira şekli şemali düzgün olmadığı için nasıl paketleneceği meçhul, ayrıca çok ağır ve hassas eşyalar. Buradan hediyelik eşya almak isteyenlere başarılar dileyerek çok uzadığını düşündüğüm bu konudan koşarak uzaklaşıyorum.

Bir konuda sizi uyarmalıyım, eğer kedi fobiniz varsa ya da en azından kedilerden hoşlanmıyorsanız Santorini'de cinnet geçirebilirsiniz. Zira Santorini'deki kediler sanki mutasyon geçirmiş gibi, o kadar büyük kediler var ki burada anlatamam! Gerçi hareket halinde olan bir tanesini hiç görmedim, zira ağırlığının elli kiloyu geçtiğini tahmin ettiğim bu minik canavarlar ortalıkta gezinebilmek için fazla hantal. Yine de en sevimsiz bakışlarını üstünüzden ayırmamayı ihmal etmiyorlar.






















Terk edilmiş gibi boş görünen sokaklarda oradan oraya sürüklenmeye doyduğunuzda yeniden insan içine karışma zamanı gelmiş demektir. Eğer cüzdanınıza güveniyorsanız şöyle deniz manzaralı bir kafe ya da restoranda öğlen yemeği yemek hayatınız boyunca unutamayacağınız güzelikteki ikinci şey olacaktır. Birincisi ne mi olur? Birazdan öğreneceksiniz :)

Eğer cüzdanınızın yeterince kalınlığın olup olmadaığından emin olamıyor iseniz bizim gibi bir Burger King mağazası arayarak epey vakit geçirebilirsiniz. Belirtmekte fayda var, Santorini esnafı pek öyle pos cihazı pisliğiyle uğraşmıyor, banka kartı veya kredi kartı geçmeyen dükkan sayısı hiç az değil. Yunanlıların çalışkanlıkları da dillere destan olduğundan Pazartesi dışındaki günlerde öğleden sonraları açık banka veya döviz alım satım işi yapan yerler bulmak pek mümkün olmuyor.

Bir benzerini yavru vatan Kıbrıs'ta da gördüğüm yaz mesaisi uygulaması burada da var. Yaz mevsiminde Pazartesi dışındaki günler resmi kurumlar ve hatta dükkanların bir çoğu öğleden sonra açık olmuyor. Pazartesi günleri de öyle 13:00-22:00 arası filan çalıştıklarını sanmayın. Pazartesi öğleden sonra çalışma saatleri 14:00-16:00 arası. Kendi çalışma saatlerimi düşünüyorum da, şaka gibi gerçekten. Her gün sabahtan da 10:00-12:00izi arası çalışıyorlar zaten. Tabi buna çalışmak derseniz.

Diyelim ki tesadüfen adaya Pazartesi geldiniz, şans bu ya, diyelim ki bir de açık banka ya da change office buldunuz. Hemen sevinmeyin, çünkü Türk Lirası'nı Euro'ya çevirtmeniz biraz zor. Tüm Yunan Adaları ve Atina içerisinde sadece bir kez Rodos'da TL alıp Euro veren bir yer buldum, onlarda da para üstünden kalan bozukları köy sandığına indirme kampanyası varmış. Biz de kaçınılmaz olduğu için afiyetle kazık yemenin zevkini çıkardık. Sonradan o kazığı bile arar hale geleceğimizi nereden bilelim? Velhasıl dostlar, memleketten terk-i diyar eyleme sırasında bir miktar Euro'yu cebinize koyma işini çoktan ayarlamış olun.






















Daracık sokaklardan geçerek türlü türlü butik oteller, salaş restoranlar (salaş kelimesi zihinlerde ucuz kelimesini çağrıştırmasın), aralarda derelerde bir köşe başına konduruluvermiş küçücük kutu misali evler, bembeyaz duvarlarda süs gibi duran mavi yalı boyayla boyanmış kapı ve pencereler, her yerlerden sarkan buganvil çiçekleri, birer avuç dükkanların içinden fışkıran irili ufaklı turistik malzemeler, her yerde o korkunç azman kediler, ve daha neler neler... Çok acayip bir yer burası, lakin Akdeniz'in baştan çıkarıcı kokusundan mıdır nedendir, insanın yüzündeki tuhaf gülümseme hiç silinmiyor.

Allah'a şükür, burada da Burger King bulduk... Böylece adadan aç dönme riskimiz fiilen ortadan kalkmış bulunuyor. Gün batımında buradan ayrılmış olacağız ve bir Santorini sabahının ne kadar inanılmaz olabileceğini ancak hayal dünyamızın tuvalinde görmekle yetineceğiz bu seferlik. Neyse, henüz buradaki işimiz bitmedi. O halde sonrasını düşünerek kendi kendimize işkence çektirmenin manâsı yok!

...

Saatler geçti, sanırım bu adanın ikinci kez geçmediğimiz bir sokağı ya da herhangi bir köşesi kalmadı. Zaten akşam üstüne özgü sarımsı hüzün rengi boyamaya başladı beyaz duvarları. Ne çabuk bitti yahu, göz açıp kapayıncaya kadar tükendi bütün zamanımız. Hayır ne ara ben sana bu kadar âşık oldum anlamadım, birkaç saatin içinde sana bu kadar nasıl da bağlandım? Daha demin ilk flörte başlamış gibi cilveleşiyorduk, sevdalı aşıklara ne ara dönüştük? Sanırım teninin kokusu beni baştan çıkardı, Akdeniz'in ılık havası bana yaramadı demek ki. Ben hiç böyle olmazdım. Neredeyse oturup ağlayacağım yaklaşan ayrılık vaktini düşündükçe...






















Kimi insan ayrılığın kaçınılmaz olduğunu anlayınca olayı en kısa ve öz şekilde bitirmeye gayret eder. Ne yazık ki ben öyle kimselerden değilim. Uzatabildiğim kadar uzatmaya kararlıyım bu vedayı. Hem belki gemi beni almadan hareket eder de ömrümün geri kalanını bu adada geçirmek zorunda kalırım! Bir süre sokaklarda yattıktan sonra belki biri bana acıyıp yanında bir iş verir. Böylece açlık derdinden de yırtmışı olurum! Neler diyorum ben böyle ya? En iyisi gerçek dünyaya hızlıca bir yatay geçiş yapalım ve gidebileceğimiz en uzun rotayı takip ederek teleferiğe, oradan da bizi gemiye taşıyacak botlara doğru koşar adım ilerleyelim. Mümkünse en kıyılardan olsun şoför bey!






















Şairin dediği gibi gidişim sessiz oluyor Santorini, ama dönüşüm muhteşem olacak! Bu ne tür bir muhteşemlik olur henüz bilemiyorum, en azından sana yeniden kavuşmanın kalbimde oluşturacağı coşku muhteşem olur! Kaçabileceğim kadar kaçtım artık, şimdi gemiye, oradan da sorumluluklarım aracılığıyla beni bir masa ve bilgisayarın başında hapis kılan küçük dünyama geri dönmeliyim. Daha senin hakkında yazabileceğim çok şey var, ama okuru da düşünmek lazım. En nihayetinde bu bir blog, kimseden altı saatini üç oda bir saloncuk bir ada hakkında bilgiler ve izlenimler okuyarak geçirmesini bekleyemem. Hem nasıl olsa tekrar görüşeceğiz, zira ne adanın diğer ucundaki cennet kıyılarına, ne de şaraplarıyla ünlü o köye henüz gidemedim. Bir dahaki sefere de oraları ziyaret etme bahanesiyle, tanrıların gök yüzünden aşağı fırlattıkları çatık kaşlı bakışlar altında seninle yeniden buluşmaya geleceğim. Şimdilik bu kadar, seni uzunca bir süre bensiz bırakmak zorundayım. Allah'a emanet ol...